Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Hava Durumu
Anlık
Yarın
12° -2°
E.Atölyesi Başvuru

Hikayeler

 

BABAMDAN HİKÂYELER
(selim TUNÇBİLEK)

 

BABABMIN ARKADAŞLARI

 

 

İşimden yorgun argın eve geldiğimde bir düzüne köyümüzden hasta ziyaretine gelmiş insanlarla karşılaştım. Sürpriz değildi. Babamın hastalığını duyan konu komşu otomobille iki saatlik, mesafede olan şehirdeki evimize akın ediyorlardı. Yeni evliydim. Evliliğim babam tarafından alelacele tamama yeni erdirilmiş ve evlenmemin hemen ardından hastalığını bizlere de açıkca duyurmuştu. Akşamın geç saatinde Sümer caminin doğusunda yer alan akasyaların süslediği çayırlık alanda babamla karşılaşmıştım. Akşamın bu saatine kadar dışarda olma alışkanlığı olmayan babama hayretle nerden geldiğini sorduğumda hastalığı olduğunu ve korktuğu durumla ilgili babama göre sevindirici haberi ilk o an işitmiştim. Şefkat, merhamet, birazda sevinç dolu ilk kelimesi her zamanki gibiydi: “Yavrum” diyerek konuşmaya başladı: “Veremden korkuyordum. Şükür verem değilmişim onun için doktordan geliyorum. Şükür verem değilmişim.”

Babama ne doktoru ne veremi demeden, babam hastalığıyla ilgili kaygılarının başlangıcını ve doktora gidiş serüvenlerini anlatmaya başladı. Hayretle dinledim. Meğer babamın hastalık kaygısı uzun bir zamana dayanıyormuş. Verem kaygısı sebebiyle anneme bardak, tabak ve kaşıklarının ayrılması talimatını biz evlatlarından habersiz vermiş. O gün akasyaların altından eve kadar babamla birlikte yürürken evde ailecek yediğimiz yemekler aklıma geldi. Önce evin kedisinin, köpeğinin ve diğer hayvanlarının karınları doyurulmadan ve evde bir eksik varsa –genellikle büyük abimin hanımı yengem olurdu bu- sofraya oturmadan hiç kimsenin kaşığının tabağa gitmemesini bize öğretmiş olan babam son zamanlarda garip huylar edinmişti. Her gün değişik bahanelerle annemden “içim kıyıldı bir tabak hazırda bir şey yok mu” gibi sudan sebeplerle toplu yemekten kaçınır olmuştu. Bir başka gün ise öğleyin yediği yemeğe kusur bulur. Tok tutmayan bir kaşık özsüz, tatsız yemekten dolayı acıkır olmuştu. Bu durumu bilen annemde önceden hazırladığı mutfakta bekleyen babamın yemeğini itirazsız önüne getirip sessizce koyuyordu. Bizim önceden bilmediğimiz, sezemediğimiz, kavrayamadığımız bu durum o gün öğrenmiştim. O akşam verem olmadığını öğrenen babamla birlikte neşe içinde ailecek sofraya oturduk. Babamın neşesiyle bereketlenen soframızdan şükürlerle kalktık.

Babamın verem kaygısıyla tedirgin olduğu dönemlerde bir gün su içmek için mutfağa girmiştim. Mutfakta açıkta olan bir bardağa su içme arzusu ile elime aldığımda annem yanımda birden peyda olmuş ve bardağı elimden aceleyle babamın su istediği bahanesiyle çekip almıştı. Oysa bizim evde su küçüğün sofra büyüğündü. Ben başka bir bardakla suyumu içince de annem su doldurduğu babamın bardağı elinde olmadan benim ardımdan eli boş olarak salona gelmişti. Bütün bunları babamın verem olmadığı sevincini paylaşırken bir bir ve yeniden hatırlıyordum. Babam verem olmadığına seviniyor ama halsizliğine bir anlam veremediğini de laf arasında söylüyordu. Son zamanlarda yorgunluk içinde olduğunu söyleyip duruyor, bu halsizlikleri bahçemizde kendi halinde küçük işlerle uğraşmasının yorgunluğu olarak isimlendiriyordu.

O günün akşamı kardeşlerimle babamı daha ciddi bir tetkik ve yeni bir doktor için ikna ettik. Babamın herhangi bir sosyal güvencesi olmadığından işçi olarak çalıştığım ve sosyal güvencemin olmasından ötürü benim üzerime bakmakla yükümlü olduğum aile bireyleri hükmünden yararlanıyordu. İki küçük kardeşim henüz okuyorlardı. Dört ağabeyimden ikisi esnaflık yapıyor, kendi geçimlerini ancak sağlıyorlardı. En büyük abim köyde tarlalarımızı ekip biçiyor ve üstelik onun da bir sosyal güvencesi yoktu. Büyük abimin küçüğü yalnız o memurdu. Memur olan ağabeyim başka şehirde ve bize oldukça uzaktı. Babam bize akşam küçük kardeşimle birlikte yarın mutlaka hastaneye gideceğine ve tekrar iyi bir muayene olacağına dair söz verdi. SSK. Hastanesinde akşama kadar izdiham içinde sıra bekledikten sonra doktor babamın yüzüne bile bakmadan şikâyete bağlı birkaç ilaç yazmış göndermiş. O akşam ailecek yine konumuz ülkemizin hali, doktorların vicdansızlığı ve babamın hastalığı arasında ıstıraplı sözlerimizin gidiş gelişleriyle bile olsa mutabakatla çözümü bulduk. Ben bir gün sonra avans alacaktım ve babam iki gün sonra çok iyi bir dâhiliye mütehassısının özel yazıhanesine giderek muayene olacaktı.

Babam kararlaştırdığımız gibi iki gün sonra küçük kardeşim Cengiz’le tavsiye üzerine bir doktorun özel muayenehanesine gitti. Sonuç vahimdi. Doktor SSK hastanesinde babamı yüzüne bakmadan muayene eden doktordu. Teşhis daha da vahimdi. Babamda tıp diliyle Kronik Lanfisötör Lösemi bizim anlayacağımız dilde ise dalak büyümesi teşhisiyle akşam eve döndü. Tıp dilini bilmediğimizden bu tanımın kanser olduğunu babam ölene kadar bilmedik. Babamda bilmedi.

Muayene ve teşhisten sonra babama sıcak ilgi duymaya başlayan doktor nasıl olup da ssk hastanesindeki muayenede gözden kaçırmış olduğuna epeyce hayıflanıp durmuş. Aslından hayıflandığı; ettiği Hipokrat yeminle ortaya çıkan durumun yarattığı tedirginlik veya vicdani kaygı değildi. Cüzdanla ilgili sorundu mesele. Babam doktorun müteessir olmasına üzülüyordu. Doktora göre SSK hastanesindeki sorun şimdi çözülmüştü. Doktorun asıl rahatsız olduğu konu bu güne kadar SSK hastanelerinde yapılan tetkiklerde durumu fark ederek sağlayamadığı maddi kaynaktı. Babamda dalak çok büyümüştü. Kilo kayıpları baş gösterdi. Bir ay içinde özel muayene ödediğimiz paralarla sıramız hemen geldi babamı hastaneye yatırdık. Bunu duyan köylülerimiz ve çevre köylerden komşular o günden sonra akın akın evimize gelmeye başlamışlardı. Şimdi gelenlerde onlardan en sonuncusuydu.

Misafirlere ne zaman geldiklerini sordum. Trenle gelmişlerdi. Tren günde bir kez ve hastane ziyaret ziyaretinden sonra geliyordu. Yarın kısmetse gerisin geri köye dönmek niyetindeydiler. Köyümüze tren sabahın erken saatinde kuşluk vaktindeydi. Babamı görmeden de gitmek istemiyorlardı. Bu gün mutlak surette ne edip edip babamı görmek istediklerini söylediler.

Seksenli yıllarda hastanelerde her gün ziyaret olmazdı. Akşam yemeğinden sonra babamı hastanede görmek için yola çıktık. Kayseri SSK Hastanesi dâhiliye bölümünde yatıyordu. Hastaneye vardığımızda ziyaret olmadığını ve görüşmenin yasak olduğu tarafımıza iletilince bizimkileri bir panik aldı. Dertlenmeye ve sızlanmaya başladılar. Çözüm için babamın yokluğunun önemine vurgu yaptılar. Babam problemleri çözen ferasetli bir adammış. O dışarda olsaymış bir yolunu bulup ziyaretlerine mutlak surette gelirmiş. Kapıları açacak bir imkânı mutlak bulurmuş.

Hastane görevlileri temizlik yapıyor ve koridorları yıkıyorlardı. Kardeşim Osman hastane kalorifer dairesinde çalışan bir hemşerimiz kanalıyla içeriye alınma sözünü almış. Gelip söyledi. Bizim misafirler kapıya hücum ettiler. Hastane personeli azarlayarak hepimiz tekrar dışarı çıkardı. Hemşeriden telefon gelince hizmetlilerden biri yanımıza gelip, temizlik bitince, bizleri kısa bir süreliğine ziyaret için ikişer üçer içeri alacaklarını söyledi. Yalnız koridorların kurumasını şart koştular. Yoksa içeriye girince ayaklarımızın iz yapacağını ve koridorların yine pis gözükeceğini dolayısıyla biraz beklememiz gerektiğini özenle hatırlattılar.

Kardeşim ve ben sabırla ama babamın arkadaşları sabırsızlıkla temizliğin tamamlanmasını bekliyorduk. Bir saate yakın kapıda beklemiş olmaktan komşular, oldukça mustariptiler. Bizim misafirlere beklememiz gerektiğini anlatmamızın sanki yolu yoktu. Onlar biran evvel içeri girmek için ısrarla ve sürekli hastane görevlilerine ricalarda bulunuyorlardı. Gelenlerin hepsi babamın akranı, arkadaşlarıydı. Hastane görevlileri ile gereksiz, zaman zaman tartışmalı ve kırıcı, yer yer gergin konuşmalar oluyordu. Hepsi bizden büyük oldukları için davranışlarına ilişkin eleştirel bir söz söyleyemiyorduk. Sabrı taşan bir görevli yanımıza gelerek içimizde en sabırsız olan Mehmet Amcaya çıkıştı:

- Amca dedi sen ne laf anlamaz adamsın. Koridoru yıkadık. Yeni paspas yaptık. Kurusun alacağız diyoruz dinlemiyorsun.

Mehmet amca gerçekten görevliyi dinlemiyordur. O sanıyordu ki ayakkabılarının altındaki pislikten ötürü içeri almıyorlar ve cevabını da kendine göre doğru çözüm üreterek veriyordu.

- Yavrum dedi biz ayakkabılarımızı mestlerimizi ve çoraplarımızı çıkarır vallahi yalın ayak gideriz. Ne olur görüp gidelim Memili’yi diyordu.

- Yav amca niye laf anlamıyorsun sen? Alacağız sizi içeri dedik. Biraz bekle. Hem neyiniz olur bu hasta sizin bakıyım? Bir köy gelmişsiniz buraya.

- Bir şeyimiz olmaz yavrum. Köylümüz. Arkadaşımız. Amma arkadaş.

- Ne kıymetli arkadaşmış bu böyle. İki saattir kapının önünden bir yere gitmediniz. Görevli Mehmet Amcanın “amma arkadaş” sözünü gözden kaçırmamıştı. Mehmet amca görevlinin yumuşadığına kanaat getirerek bir yandan ayakkabılarını çıkarıyordu. Sözlerine devam etti:

- Yavrum eğer sen bu arkadaşı tanımış olsaydın beni buradan sırtına alır onun yanına kadar vallahi sırtında götürürdün. Mehmet amcanın bu sözleri koridorda sessizlik içinde yankılanarak bütün hastane çalışanlarınca duyuldu.

- Kimmiş bu yalınayak yanına gideceğiniz hasta gelin hep birlikte gidip bir görelim bakalım.

Babam hasta yatağında biraz bitkin ama her zamanki tebessümü ile hepimizi saygı ve sevgi ile ayakta karşıladı. Hastane personeli babamı böyle bir muhabbetle tanımaktan ötürü sonraki hiçbir ziyaretimize problem çıkarmadılar. Adımız o günden sonra hastanede yalın ayak ziyaretçiler olarak kaldı.

 


Yorumlar - Yorum Yaz