Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Hava Durumu
Anlık
Yarın
12° -2°
E.Atölyesi Başvuru

Selim tunçbilek

Selim tunçbilek
selim_tuncbilek@hotmail.com
ANADOLU ŞİİRİ ve ŞİİRDE ANADOLU
21/06/2014

   Anadolu, toprak bütünlüğü ve insanlık hayatı açısından çok eski geçmişi olan, neredeyse insanlık tarihine eşit noktada mazisi bulunan, coğrafyanın genel adı. Sayısız devletlere mekân olmuş, sayısız milletleri bağrında beslemiş, barındırmış, onların ebedi dinlenme mekânlarından biri haline gelmiştir.

    Geçmişe baktığımız vakit, Anadolu kendine özgü bir birikim oluşturmuş ve bu birikimden faydalanmayı bilen topluluklar için cennete dönüşmüş, bilmeyenler içinse tarifsiz sancıların katlanıldığı, tutunulması müşkül yer halini almıştır. 7

   Anadolu kimlere yurt olmamış ki!

   Taş devri barınakları hala Anadolu’nun bağrında canlı tarihi deliller olarak varlığını koruyor. Kapadokya buna küçük bir geriye dönüş örneği teşkil edebilir. Birinci durak kabul edilebilir. Hattuşaş, Çatalhöyük bu devre gidişe anahtardır dense yeridir.

   Anadolu kendine özgü uygarlıkları yaratmış mıdır? Belki bundan söz edebilmek için yeterli birikime sahip olmak gerekir. Bu noktada söz açmak isterseniz mutlak surette Anadolu Medeniyetleri Sergisi’ni gezmek küçümsenmeyecek ipuçları sunabilir size. Anadolu, antik çağdan beri insanlık birikimlerine önemli nispette kaynaklık etmiştir. Bu deneyim, şüphesiz, bölgede birbiri ardı sıra yaşayan toplulukların, bu toprakların birikiminden sağladığı ve insanlığa kazandırdığı ortak değer olarak görülebilir.

   Antik çağdan başlayarak Anadolu insanının benzer kederler ve acılar içinde olduğunu görürüz. Bu acı bugünde aynı çizgide sürüp gitmektedir. Anadolu’da yaşanmış bütün insani acılar, ıstıraplar, sancılar, ümitler, arzular her şey ama her şey ilk çağlardan bu yana çeşitlenerek ve artarak sürmektedir. Anadolu’da, geçmişte yaşanmış hiçbir acıda, elemde azalma yok. İnsanlığın, insani yönü Anadolu’da çoğalmakta, Anadolu’da adeta ortak insanlık erdemleri biriktirilmektedir. Anadolu’da, yani taşrada; Batı İstanbul’dur. İstanbul, bugün Anadolu’yu sömürdüğü oranda İstanbul olabilmektedir. Batı’da, Doğu’yu ve diğer kıtaları sömürdüğü oranda güçlenmekte, refah içinde hayatına devam etmektedir.

   Anadolu, medeniyetler, düşünceler, dinler için en dayanaklı köprüdür. Köprü, üzerinde yaşayanlarla üzerinden geçenlerin izlerini de derininde duyarak ona katlanmakta, sabır göstermekte, tahammüllü olmayı da bu vesileyle onlara da öğretmektedir.

   Bu coğrafyada eskiyen, değişen algı ve inançlarla birlikte değişmeyen şeyler de var. Anadolu’da edebiyat ve sanatın yüzyıllar boyu içtenlik ve samimiyet dolu olmasının belki de en geçerli nedeni; “insanın varoluşu” ve “zaman” karşısında, bu duygusunun ve insan oluşunun erozyona uğramaması olarak görülebilir.

   Antik dönem Anadolu şiiri ile günümüz Anadolu insanını anlatan edebiyat ve şiir arasında paralellik kurabiliriz. Sanki bu benzerlik donmuş bir zamanı gözümüzün önüne getirip koyar. Mütemadiyen dizlerini döven bir kadın görüntüsü zihinlerde yer etmiştir. Bu değişmeyen benzerlikler ve figür için sanki vazgeçilmez bir dekormuş hissi duyarız. Bedbaht genç kızlar, kızların bakirelik olgusu ve kültürü, antik çağdan beri hiç değişmemiştir. Oğullarının acılarıyla kıvranan, göz yaşı döken analar geçmişte ve bugünde hep aynıdır. Onlar yalnızca “Ana”dır.

   Antik dönem şiirinden bugüne değişmez biçimde akıp gelen yoksulluk ve çaresizlik imgelerine tanıklık eder sözüm ona Anadolu. Anadolu toprağı, bütün bunları, kendine has bir diriltme ile şiire, sanata ve edebiyat her seferinde yeniden katarak can verir. Kaybedilmesinden korkulan bir olgu gibi hafızalarda diri tutar.

   Öğretmenine karşı yürüttüğü, edebi bir başkaldırının sonunda, bu başkaldırının lideri görülerek Mısır’dan kaçmak zorunda kalan Apollonios, Rodos’a sığınır. İki bin üç yüz yıl öncesinden bize:  

      “Ve göğsünde

      Küt küt atıyordu yüreği,

      Bir kazana ya da bir bakraca

      Yeni dökülmüş sudan

      Duvara yansıyan ışığın titreyişi gibi,

      Hızla çalkalanırken su,

      Işık nasıl bir sıçrayıp çarparsa sağa sola

      Kızın yüreği de öyle oynayıp duruyordu.”

   Diye anlatıyor ama bugünkü genç kızların, ergen delikanlıların heyecanını vermiyor mu sanki. Antik Çağ’da söylenmiş olmasının dışında ne fazlalığı, ne kusuru var ki! Apollonios’un dediği gibi dün olduğu gibi bugün de “Katlanacak yazgısına taş basıp bağrına” insanımız. Katlanmayıp ne edecek?

   Yine şairin Antik Çağ’dan seslendiği gibi seslenmiyor mu analar ergen kızlarına:

      ”Ana babasını rezil eden o kız

      Yenilmiş çılgın bir tutkuya”

   Ve hangi genç kızı, antik çağda ifade edilmiş olmanın dışında, bir uçurumun kenarına itmiyor ki şu düşünce:

      “Hangi ayıp benim olmayacak?

      Şu çılgın tutkum!

      Ayrılmak olacak benim için en hayırlısı

      Bu yaşamdan

      Gizemli bir ölümle bu gece Kendi odamda”

   Düğün günü gemiyle yolculuk ederken denize düşerek cesedi kaybolan gelinin ardından yazılan şu dizeler:

      “Hala damlıyor tuzlu deniz perçemlerinden,

      Lysidike, sen mutsuz kız,

      Boğulan deniz kazasında,

      Çalkalanmaya başlayınca deniz,

      Ürküp düştün kayıktan

      Yazıyor şimdi mezarında senin

      Ve yurdun Kyme’nin adı:

      Oysa dalgalar yıkıyor kemiklerini soğuk kumsalda

      Ne acıydı o gün,

      Düğünde eşlik ederken sana baban

      Ne kızının, ne ölüsünün geldiği düğün yerinde.”

   Yolda konvoy halinde düğün araçlarının kazası sonucu, gelin ya da damadın ölümüyle yaşanan acıdan ne farkı var şimdi bu dizelerin. Size ırmağa düşmüş gelinin ardından yakılmış Kızılırmak türküsünü hatırlatmıyor mu?

   İstanköylü Herodas’un söylediği gibi sadece:

      “Bugünlerde evlerin kapısı titriyor

      Vergi memurlarından”

   Tarihin dışında yaşamda değişen ne var? Adımızın Fatma, Suna, Mehmet olmasının ötesinde. Dün Asur’un başkenti Ninova için söylenenler şimdi hangi başkent için söylenmez ki:

      “Uçurumun kenarına kurulmuş,

      İyi yönetilen bir kent daha güçlüdür

      Çılgın Ninova’dan”

   Roman batı sanatıdır demek aynı cümleleri tekrar etmek demek değil mi? Ya da batının farklı bir dilden sözcülüğünü yapmak dışında anlamı var mı? Romanın doğu sanatı olduğunu söyleyen, Nobel almasıyla dünyada aşağılanan tek Türkçe yazarı Orhan Pamuk’un kaderi kimden farklı? Roman sanatının batı sanatı olmadığını söyleyen “Kara Kitap” bir anıt olarak orta yerde dururken hem de. Şimdi sormak hakkımız değil mi? Kim batılı, kim yerli? Masumiyet Müzesi Türk’ün bir hasletini anlatmak için yazılmıştır. Anadolu İnsanının sevgisinin duracağı yeri gösterir. Bizim sevgimiz cinsellik dışıdır derse Orhan Pamuk, nerede anlaşılır olabilir ki? Yazdıklarında söylediği ise Anadolu insanının asıl hasleti, asıl niteliği. Onu görecek göz okuyup anlayacak dimağ ve anlatacak zihniyet ne kadar da bu topraklarda gerekli şimdi.

   Kadınların yazgıları ve tariflerinden, erkeğin kadın algısından, dünle bu gün arasında ne fark var?

      “İşte dört soyu kadınların:

      Köpek soyundan gelenler, arıdan,

      Tüyü kabarmış domuzdan,

      Uzun yeleli kısraktan.

      Güzeldir kısrak yavrusu,

      Çevik, çekici, koşar ordan oraya

      Ne iyidir, ne kötüdür domuz soyu;

      Beladır köpeğin eniği, kabadır;

      Ama iyidir arı soyu: çalışmayı bilir,

      Korur düzenini evin.”

   İki bin beş yüz yıl önce Phokylides’in dizeleri bugünün insanı bugünün kadınlarını tanımlar. Tarif ederken farklı dil kullansa da aynı anlamlara varmıyor mu? O anlamlardan dün utanıldığı kadar bugün utanç duyuluyor mu?

   Bu toprakları ısıtmanın onurunu taşıyan güneşin tenini kavurduğu kara bir kızın aşkıyla yanmış olmalı büyük ustalardan biri. Nerden mi çıkarıyorum? Şu dizeleri okumuş olsaydınız siz de benim gibi düşünürdünüz. Bu çağın şairlerinin zengin çağrışımlarını aratmayacak güzellikte olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Zira her dönemde beşeri aşk aynı ateşle hissediliyor, yaşanıyor.

      "Tepeden tırnağa titreyip durdun, ah!

      Dalda oturmuş bana el sallarken

      Bakarken güzelliğine mum gibi eridim.

      Karaysa kara, bana ne bundan, kömür de kara.

      Ama bir yanmaya görsün, güller gibi ışıldar!

   Aşkı bugün nasıl tanımlarız tanımlayacak olsak, bundan daha keskin bir anlatıma ihtiyaç duyar mıyız bilmiyorum. “Karanın ışıldamasını” Abdurrahim Karakoç’un “Mihriban”ındaki “lambada titreyen alevin üşümesinden” farkı var mı? Ya da A. Haşim’in tutma yanarsın dediği gül bu gül müdür?

   Bu toprağın kadınlarıyla ilgili bahsi kapatmadan iki bin altı yüz yıl önce yaşayıp devrin seçkin ve ayrıcalıklı sınıfını eleştiren, hiciv şirine öncülük eden Hipponaks’a kadınların yazgısı için bilmem katılmaz mısınız? Şöyle diyor:

      “İki gün görür hayatında kadın:

      Biri evlendiği, öbürü gömüldüğü gün”

   Milattan Altı yüz otuz yıl önce yaşamış, lirik söyleyişleri ile kölelikten ünlenmiş, “Bakire Türküsü” isimli şairinde Alkman:

      “Dizüstü çöktü bütün kızlar, umarsız;

      Havada dönüp duran şahinin altında kuşlar gibi”

   Bugün de aynı durumda değil mi genç ve bakire kızlarımız.

   Kadınlara başka günleri de gösterecek olan, belki bu topraklarda şiir lezzetinde yaşamak arzusundan doğacaktır. Bu lezzeti ne tür düşüncelerin yok ettiği sevgili okurun zihninde sanıyorum vardır.

   Anadolu’nun dünkü kahramanlarıyla bugünkü kahramanları arasında farkı gören varsa bize de anlatsın. Dün Asisos’un kahramanı:

      “Çıkıp geldi yaşlı, sakat

      Berduş damgalı bir köle,

      Bir parazit,

      Meles’in düğün şölenine

      Hepten davetsiz,

      Et suyu istedi bir de;

      Orta yerde durup dururken

      Bir kahraman doğuyordu bataktan.”

   Bugün bu toprakların kaderini değiştirme gayreti içinde olanlar aynı sınıfın, halkın içinden çıkıp gelenler değil mi? Bu topraklarda hala hazmedilemeyen, Batı’ya muhtaç halden çıkarılmak istenen bir toplumun yaratılma isteği değil mi? Toprağın makûs kaderine itiraz edenler hep horlanıp dışlanmıyor mu? Onların itirazı ise hep aynı: “Seni biz köle etmiştik, yine köle olarak kalmalısın.” Dünden bugüne, bugünden düne; kahramanlara selam olsun demek yürekliliğini gösteren kaç kişi var hayatta?

     Kallinos’un düşüncesinden farklı bir şey olarak görüyor muyuz bugün?

      “Onurlu ve yüce bir şeydir

      Erkeğin katında

      Yurdu için, çocukları için,

      Karısı için dövüşmek"  

   Yiğitlik ve kahramanlık algımızda değişen neler var, bir kez daha bakmalıyız tarihin derinliklerine.

   “Değer” ve “değerli” algısında da fazla şeylerin değiştiğini söylemek zor. Zira Ananios Pythermos’a cevap verirken söylüyor yargısını:

      “Tut ki kapattık bir eve birkaç kişiyi

      Bir sürü altın, bir kilo incirle;

      Anlarsın çok geçmeden

      İncir mi değerli altın mı?”

   Demek ki insanlık geçmişinde, değerli olanın tartışılması binlerce yıldır sürüyor. Buna nasıl da belirgin katkılar sunuyor bu topraklar.

   Anlatılanların yanında anlatılamayanlar da var tabi. Alkman’ın “Bakire Türküsü” şiirinden:

      “Gümüşten yüzü nasıl sığdırırım şiire”

   Dünkü şiirin sözcüklere sığdıramadığı “gümüşten yüzü”, bugünkü şiirin dili ve şairin anlatım gücü kifayet edecek mi zamanla göreceğiz.

      “Şu toprakta yatıyor hayat denilen,

      Aşkın sunduğu bütün sevinç.”

   Antik çağın etkileyici şairi Asklepiades acaba tam da Anadolu toprağının gücünü, yaratıcı seçkin özelliğini anlatmıyor mu sizce? Ne dersiniz?



Paylaş | | Yorum Yaz
2538 kez okundu. Yazarlar

Yazarın diğer yazıları

Aydınlar ve Ortak Ruh Problemi - 29/05/2014
SİVAS'A TEŞEKKÜR - 08/09/2013
Kocaeli Kitap Fuarı - 31/05/2013
DERGİ OLABİLMEK - 11/12/2012
 Devamı

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın